‘Diğerleri’ Kategori Arşivi
Ölüler Gömülmeli
sen kerpiç duvarlarla çevrili dar odalarda
alçak pencereli toprak damlarda büyüdün
sen ırmak ve göl kıyılarıyla kol-kola
sümbüllerin mavisine batmış çayırlarda yürüdün
sen ne vakit çürüdün
ah ciğerim
nereden alıştın böyle başını soğuk taşlara koymaya
sen nereden tanıştın bu kara kışla
kaç asırlıktır aktarılan bu dam
ve altında yudum yudum içtiğin gam
kaç asırlık
tufanların kıyımında kırık bir dal gibi duruyorsun
zaman hangi gülüşte, hangi düşte aldı gitti seni
uzaklara bak
tarihi olmayan mezar taşlarına
bak esnemeyen toprağa
geziniyor üstünde sonbaharın elleri
ah ciğerim, durma öyle boynu bükük şakayık gibi
saflığındandır dilindeki bu yara
kendi yerine koyduğundandır
kim hilesiz -kim çıplak
herkes kendi kuytusunda bir başkadır
sallanıp durma sanrının sarkacında
açılır küflü sandık
açılır küflü sandık çıkar yedi başlı ejderha
üstünde sığırcık sürüsüdür alaz
tutunma kanadına
çivisi çıkmış insanlığın sarkıyor kara yüzlü duvarlarda
dokunma
dokunma bir hayat varmışçasına
yokla saçlarının dibinden geçen korkuları
çatlar toprak, susarken zaman çatlar toprak
dökülür yüreğinin en ücra köşeleri
susar, susar da yanıtsızlaşır
ve salt acı
gittikçe koyulaşır
sen böyle ağladıkça ve dudakların kanadıkça sınırsız
yaralılar gibi
can verirken kanayan yaralardan yaşamın akıp gittiği
yüzün silme tabut, silme kefen, silme buz
göstermez hayatı hiçbir ayna
aynalar tuzbuz
yalancıların-aşksızların ve arsızların kımıldadığı şu boş dünyada
inancın ve güvencin bozkırında esrik bir hava
dolar çatıların kiremitlerin altına
düşmez saçlarına gün ışığı
binlerce kelebek havalanırken aklında
kara bir nara
asılı kalır yürek duvarına
gör bak hayat nasıl da birden bire boşalır
tetiği düştüğünde sessizliğin
hangi merhem akar gözlerine
soğuk tenine hangi
ölüler gömülmeli ah ciğerim
bütün dertleriyle eriyip toprağın derinine
ölüler gömülmeli
Müsade Özdemir
Romans dans
merak etdim bu sesizliye
konan kar tanelerini
her taraf beyazlarken
gök yüzü siyah, simsiyah oluyordu
meyer bu sessizlik
kimsesiz geceyi aydınlatıyordu
bir boşluk olduğunu sanıyordum
ama bu gün boşluğu dolduran
bir şeyler baş veriyordu
hayatımızda
demek gök yüzü bu gece
siyah « damatlık kostümü » giymiş
yere ise « gelinlik » göndermiş
hediyye olarak
bu gece sessizlik ve boşluksa
onlara tanıklık etmek için
gelmişlerdi, meğer
bir harikulade düyüne tanıklık
edecekdik biz de
onlar evlenecekdi , ama
kavuşabilecek miydiler?
gece de , yer de elbiselerini
bir anlık giymişdiler, sanki
bunu anlayan bir tek biz deyil
onlar da anlamakta
lakin anımsamamaktaydılar
gece « damatlık kostüm » ünde
beyaz kelebek gibi
geçeyi aydınlatan « gelin » in
kapısını dövdü
elini tutdu…
piyano calındı…
dans etmeye başladılar
sabaha doğru yola çıkan gecede…
Müəllif: Gülnar Atakişiyeva
Deniz Yıldızı
Bir zamanlar yazılarını yazmak üzere okyanus sahiline giden aydın bir adam varmış. Çalışmaya başlamadan önce sahilde bir yürüyüş yaparmış. Bir gün sahilde yürürken plaja doğru baktığında dans eder gibi hareketler yapan bir insan görüntüsü görmüş. Başlayan güne dans eden biri olabileceğini düşünerek gülümsemiş ve ona yetişebilmek için adımlarını hızlandırmış. Yaklaştıkça bunun bir genç adam olduğunu ve dans etmediğini görmüş. Bir kaç adım koşuyor, yerden bir şey alıyor ve yumuşak bir hareketle okyanusa fırlatıyormuş.
Biraz daha yaklaşınca seslenmiş:
“Günaydın. Ne yapıyorsun böyle ?”
Genç adam durmuş, başını kaldırmış ve cevap vermiş :
“Okyanusa deniz yıldyzı atıyorum.”
“Sanırım şöyle sormalıydım demiş Bilge adam… Neden okyanusa deniz yıldızı atıyorsun ?”
“Güneş çoktan yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları suya atmazsam ölecekler.”
“Ama delikanlı görmüyor musun ki kilometrelerce sahil var ve baştan aşağı deniz yıldızıyla dolu. Hiçbir şey fark etmez !”
Genç adam kibarca dinlemiş, eğilerek yerden bir deniz yıldızı daha almış ve dalgalanan denize doğru fırlatmış.
“Bunun için farketti.”
Bu cevap bilgeyi şaşırtmış ne söyleyeceğini bilememiş. Geriye dönmüş, yazısının başına geçmek üzere kulübesine gitmiş. Gün boyunca birşeyler yazmaya çalışırken genç adamın görüntüsü gözünün önünden gitmemiş. Aklından çıkarmaya çalışmış, bir türlü olmamış. Nihayet akşama doğru farketmiş ki, bu gencin davranışının özünü kavrayamamış. Çünkü bu gencin asıl yaptığının; evrende bir gözlemci olmayı ve olup biteni gözlemeyi değil, evrende bir oyuncu olmayı ve fark yaratmayı seçmek olduğunu anlamış ve utanmış. O gece sıkıntı içinde yatmış. Sabah olduğunda bir şey yapması gerektiğini bilerek uyanmış. Yataktan kalkmış, giyinmiş, sahile inmiş ve o genci bulmuş. Ve bütün sabahı onunla okyanusa deniz yıldızı atarak geçirmiş.
Hayata Hep Güzel Bakmak
Hastanenin bir koğuşunda üç kötürüm bulunuyordu. Bunlardan koğuşa ilk gelen pencerenin önüne, ikincisi ortaya, üçüncüsü ise kapı kenarına yatırılmıştı. Ortadaki hasta iyimser bir adam olduğu için neşeli konuşmalarıyla ötekileri de eğlendiriyor ve kederlerini azaltmaya çalışıyordu. Soğuk bir kış gecesi, pencerenin yanındaki hasta öldü. Onu kaldırdıktan sonra ortadaki hastayı pencerenin önüne, kapının yanındakini de ortaya yatırarak, boşalan yere yeni bir hasta getirdiler. Pencere önüne alınan iyimser adam, dışarıda gördüklerini arkadaşlarına anlatmaya başladı.
Yol kenarındaki parkı, dev çınar ağaçlarını, cıvıldaşan kuşları, işlerine koşan insanları, neşeli çocukları ve karşı dağlardaki çiçek dolu tarlaları uzun uzun anlatarak, çaresiz durumdaki arkadaşlarını rahatlatıyordu. Adam, kısa bir süre sonra, gelip geçenlere isimler takmaya başladı. Öteki hastalar, artık sabah işe gidenlerin, seyyar satıcıların ve akşam vakti yorun argın eve dönenlerin öykülerini dinleye dinleye, onları gözleri önünde canlandırabiliyorlardı.
Kısa süre sonra hastanenin ruha ağırlık veren havası dağılmış ve bi r türlü geçmek bilmeyen can sıkıcı saatleri tatlı öyküler doldurmuştu. Bir gün, ortadaki hastanın aklına bir fikir geldi. Eğer pencerenin önündeki hastaya birşey olursa oraya kendisi geçecek ve onun öykülerini dinlemektense, dışarıdaki renkli ve canlı yaşa m ı kendi gözleriyle görecekti. Bu düşünce, günlerce kafasında yer etti. Yattığı yerden hep bunu düşünüyor ve çareler araştırıyordu. Sonunda onu da buldu. Pencerenin önündeki hastaya bazen kalp krizleri geliyordu. Adam bu durumda komodinin üzerindeki ilacın a güçlükle uzanıyor ve odada hastabakıcı olmadığından ilacı kendisi alıyordu.
Bir gece, pencere önündeki hastaya yine bir kriz geldiğinde,
ortadaki hasta büyük bir gayretle doğrularak, onun ilacını
deviriverdi. Şişe yere düşmüş ve paramparça olmuştu. Ertesi sabah, pencerenin önündeki hastayı ölü buldular. Ve onu kaldırdıktan sonra, ortada yatan hastayı cam kenarına geçirdiler. Adam, göreceği manzaranın heyecanıyla dışarıya baktığında, beyninden vurulmuşa döndü. Pencerenin birkaç metre ötesinde, simsiyah bir duvardan başka hiçbir şey yoktu.
Yaşama Dair
Günlerden bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Kurbağalar da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiç biri yarışmacıların kulenin tepesine çıkacağına inanmıyormuş.
Sadece şu sesler duyulabiliyormuş:
“Zavallılar”
“Hiçbir zaman başaramayacaklar!”
Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. içlerinden sadece bir tanesi inatla, yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.
Seyirciler bağırıyorlarmış:
“Zavallılar” Hiçbir zaman başaramayacaklar!…
Sonunda bir tanesi hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış yarışı bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış.
Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığnı öğrenmek istemişler.
Bir kurbağa ona yaklaşmış, sormuş bu işi nasıl başardını diye. O anda farkına varmışlar ki… Kuleye çıkan kurbağa sağarmış!
OLUMSUZ DÜŞÜNEN İNSANLARI DUYMAYIN….
ONLAR KALBİNİZDEKİ ÜMİTLERİ ÇALARLAR!